Uyku, biraz uyku...

14.04.2015

 

“İntikam, soğuk yenen bir yemektir” diye boşuna dememişler. Dokuz ay on günlük sabırlı bir bekleyişten sonra doğan oğlumuz Sinan Cem, doğumuyla birlikte bütün öfkesini kusmaya başladı. Hayır, böyle ağır sonuçları olacağını bilsem, annesinin karnındayken hareket etsin diye uyandırıp durmazdım. Doğar doğmaz, “Ulan g.t, sen miydin beni uykularımdan uyandıran” ifadeli bir bakış attı bana. O an dedim ki, “Oğlum Ozan, bu herif sana hayatı zindan edecek.” Sezgilerim yine haklı çıktı. Adam, hamilelik günlerinin acısını çıkarırcasına, uykuyu haram etti bize.

 

Sabaha kadar uyku ile tüm bağlantılarım kopunca, ben de gün boyu bir yudum uyku için kıvranmaya başladım. Ama ne kıvranma! “Böbreklerinden biri karşılığında bir gece kesintisiz uyku vereceğiz” deseler, “Arkadaş, böbrek falan hikâye, bana lazım değil zaten. İki böbreği de al, süreyi iki gece yapalım” diye yalvaracağım.

 

Kısa zaman içinde uyku problemi öyle bir hal aldı ki, artık iş hayatımı etkilemeye başladı. Ofiste, adliyede, dışarıda, “Abi çok yorgun görünüyorsun”, “Adama bak yaa, nasıl uyuyor!”, “Akşam beşik mi salladın len”, “Kendini böyle koyuverme, seviyorsan git konuş bence”, “Gözlere bak, bu herif uyuşturucu kullanmıyorsa ben de adam değilim” ve benzeri sözleri duymak gayet olağan hale geldi.

 

Uykusuzluktan zamanın nasıl geçtiğini bile anlayamıyorsunuz çoğu zaman. Geçen Salı gün Beylikdüzü’ndeki evimden Çağlayan Adliyesi’ndeki bir duruşmaya gitmek için çıktım, atladım metrobüse. Son hatırladığım yanımdaki yolcunun dürtüp, “Son durak” demesiyle uyanmamdı. Bir baktım Beylikdüzü’ne gelmişiz. Acayip yorgun hissediyorum kendimi. “Ulan” dedim, “ne yorucu gündü be.” Eve doğru yürümeye başladım. O ara havanın hala aydınlık olması enteresan geldi. Bir baktım, saat daha sabahın onu. Ben meğer daha güne hiç başlayamamışım. Metrobüsle Zincirlikuyu’ya kadar gitmişim, sonra uykumu bölmeden aynı metrobüsle Beylikdüzü’ne geri dönmüşüm. Vay ki ne vay! Ofisi arayıp mazeret gönderttim de dosyayı düşmekten son anda kurtardık.

 

İki gün sonra, bu kez adliyeye kazasız belasız vardım. Sabah 09.30’daki ilk duruşmama girdim, ardından 10.30’daki duruşma için diğer duruşma salonuna geçtim. Tabii her zamanki gibi duruşmanın normal süresi doldu, yarım saatlik uzatma bölümüne geçtik. Orada da gol sesi çıkmayınca seri penaltı atışları... Benim gözler yine yavaş yavaş kapanmaya başlayınca “İçeride bekleyeyim. Ses falan olur da uyumam bari” diye düşünüp duruşma salonuna daldım. Nerdee!.. Hâkim bir şeyler söylüyor ama benim gözler bir açılıp bir kapanıyor. Arka fonda hoş bir müzikle beraber şöyle şeyler duyuyorum: “Gereği düşünüldü niiinni, davanın kabulüne niiinni...” Uyumuşum tabii. Mübaşirin dürtmesiyle uyandım. Arkadaş, bildiğin Facebook’a döndü hayatım, tanımadığım adamlar boyuna dürtüp duruyor!

 

“Avukat bey, sen neyi bekliyordun?” diye sordu mübaşir. Ulan üzerimde cübbe, elimde dosya, duruşma salonunda neyi bekleyeceğim! “Duruşmayı” dedim, uykudan yeni uyanmanın verdiği sersemlikle. “Dosyaları bitirdik ama biz” şeklinde bir açıklama yapmak zorunda hissetti kendini. Yahu yine mi kaçırdık duruşmayı? “Niye daha önce haber vermedin?” diye çıkışayım dedim, adamcağız en az on beş dakika dışarıda adımı bağırdığını anlattı. İçeride uyuyunca ses çok net gelmiyormuş demek. Neyse, mahkeme kaleminde öğrendim ki, davalı vekili olduğumuz dosyaya davacı taraf da gelmeyip, mazeret göndermiş. Bunu da böyle kurtardık, iyi mi? “Ozan” dedim, “çekirge gibi iki kez sıçradın, dikkatli ol, üçüncüsünde bu kadar şanslı olmazsın haa.”

 

Ertesi gün el mahkûm yine doğru dürüst uyumadan işe gittim. Öğlene kadar pek bir problem olmadı. Ancak öğlen yemeğini yer yemez bir ağırlık çöktü üzerime. Gözleri açık tutmanın mümkünatı yok. Bir saat içinde de bürodan çıkıp önemli bir toplantıya gitmem gerekiyor. Artık uykusuzluktan kafa ne kadar gittiyse, şeytanla karşılıklı konuşmaya başlamışım. Şeytan diyor: “Yarım saat yarım saattir, koy kafayı masaya, yat uyu biraz.” İçimden bir ses karşı çıkıyor: “Len oğlum, b.k yeme, otur.” Şeytan yeni bir atak yapıyor: “Hemşerim sen beni dinle, uyuyunca daha iyi hissedeceksin.” İçimdeki ses posta koyuyor: “Ne hemşerisi oğlum, biz Cennet Mahallesi çocuğuyuz!” Yatarsın, oturursun derken, şeytana uyar gibi olup kafayı masaya koymuşum. Sonra hemen kendime gelip kaldırdım kafayı tabii. Sonuçta, uyursan ölürsün!

 

Gittim, elimi yüzümü yıkadım, bir kahve yaptım kendime. Sonra “saate bir bakayım da, ne kadar vaktim kalmış göreyim” dedim. Len, toplantı geçeli iki saatten fazla olmuş! Telefonun saatine baktım, bilgisayarın saatine baktım, duvar saatine baktım hepsi aynı! Arkadaş nasıl olur, az önce bir saat vardı. Sonra jeton düştü tabii. Ben kafayı koyup kaldırana kadar meğer üç saate yakın uyumuşum masada. Telefondaki ona yakın cevapsız çağrı bile uyandıramamış beni!

 

Baktım olacak gibi değil, işimizden olacağız; akşam eve gidince bir aylık oğlumu karşıma aldım, efendice konuştum. “Bak beyim” dedim, “sana iki çift lafım var. Koskoca adamsın, yakışır mı sana ekmekle oynamak? Ama nasıl yakışmasın! Sen değil misin öz babana bile acımayan, bir damlacık saadeti çok gören. Anlamıyor musun beyim? Ama ben boşuna konuşuyorum. Uykuyu tanımayan adama, uykuyu öğretmeye çalışıyorum. Sen, g.tü boklu Sinan Cem Bey! Sen mi büyüksün? Hayır, ben büyüğüm! Ben, Ozan Baba!”

 

Yaşar Usta acıtasıyla yaptığım bu girişten sonra daha özgün bir şekilde devam ettim: “Bundan sonra” dedim “ya uyuyacaksın, ben de doğru dürüst çalışıp masraflarını karşılayacağım ya da böyle devam edeceksen de masraflarını kısacaksın, bize yardımcı olacaksın. Ne bileyim, normal insan gibi günde bir kere s.çacaksın en azından.”

 

Hiç beklemediği bu ağır sözler karşısında ağlamaya başladı bizimki. Oturdum koltuğa, aldım bunu göğsüme, uyutmak için sırt sıvazlama işine giriştim. Sızmışım yine. Gözlerimi bir açtım ki, bu benim karnımı doyurmuş, gazımı çıkarmış, yatağıma yatırıp üstümü bile örtmüş. Sonra da geçip beşiğine kıvrılmış. Tabii, bunları hanımın yapmış olma ihtimali de var. Bilemedim işte. İnşallah konuşmalar işe yaramıştır da bizimki yapmıştır. Yoksa üç vakte kadar meslek hayatımın çıkmaz sokağa sapacağından korkuyorum...

Facebook'ta Paylaş
Twitter'da Paylaş
Please reload

Bu sitedeki blog yazıları, fotoğraflar ve gif başlıkları kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Blog yazıları açısından kaynak gösterme, hem site ve yazar ismine hem de ilgili yazıya ait aktif linke yer vermek anlamına gelmektedir. İzinsiz ve kaynak gösterilmeksizin kısmen veya tamamen yapılan kullanımlar, şahsi ve fikri haklara aykırılık teşkil edecek olup, bu konuda gerekli hukuki yollara başvurulacaktır.

Bu site, Oğulcan Tümdoğan tarafından tasarlanmıştır. 2017