Zafer

28.03.2016

Şubat ayıydı, yine olağanüstü bir akşamüstüydü. Hava soğuk, altılı henüz dördüncü ayağındaydı. Evinin yakınındaki sıcacık kahvehaneye gidip göz ucuyla televizyondaki yarışları takip edip, bir yandan devresiyle tavla atmak varken; üniformasını, kaskını, kalkanını, copunu kuşanmış, Batıkent meydanına kendilerini götürecek otobüsün içinde bulmuştu kendisini. Varana kadar saat beşi geçti. Kahveye telefon açtı ve kuponunun dördüncü ayakta yattığını öğrendi. Sinirle otobüsten indi ve diğer arkadaşlarının yanına seğirtti. Kendisinden yaşça çok küçük amirin verdiği direktifleri dinliyordu. Emir netti. Kesinlikle yürütmeyeceğiz. Karşıya nefretle baktı. Kendisine sivil toplum örgütü diyen 2-3 kuruluştan, çoğu kadın, toplasan 100 kadar kişi. “Yürütmeyeceğimiz belli işte. Neden toplanıyorlar ki bu soğukta, bu saatte? Bizim işimiz gücümüz, evimiz ocağımız yok mu?” diye düşünüp daha çok sinirlendi. Bu insanları anlamıyordu.

 

Sabah uyandı, okula geç kalmamıştı ama ilk iki dersi kaçırmak pahasına gidip bankanın önüne dikildi ve beklemeye başladı. Saat henüz sabah 7.30’du. Gökhan’ın annesi bu devlet bankasında memurdu. Karar vermişti, konuşacaktı. Oğlunun tacizlerini anlatacak, yardım isteyecekti. Beklerken üşüdü. Karşıdaki pastaneye baktı ve hemen vazgeçti. Ne olursa olsun oraya oturmayacaktı. Soğukta beklemeye başladı. Tam bir saat sonra kadını gördü. On dakika kadar sonra kadının arkasından bankaya girdi. Kadın veznede oturmuş, açma ve çayla kahvaltı yapıyordu. Kadınla göz göze geldi. Kadın kendisine kızgınlıkla bakıp, “Daha bankanın açılmasına yarım saat var, lütfen dışarıda bekler misiniz” diyerek adeta bağırdı. “Ben başka bir konu görüşecektim” dedi ama kadın onu dinlemedi. O sırada gelen güvenlik görevlisi kendisini dışarı çıkarıp, üzerine kapıyı kilitledi. Dışarıda kalakalmıştı. Okula gitti. İkinci teneffüs zilinde sınıfına girdi. Sırasına oturdu. Yanı boştu. Yanında üç aydır oturan arkadaşı artık kendisi ile oturmuyordu. Sınıfın en arka sırasında oturan öğrencilerden biri, “Bu saatte nereden böyle” diye laf attı. Duymamazlıktan geldi ama onun yerine başkası yanıtladı: “Nerede olacak, derse gidiyorum diye kim bilir kiminle sevişti yine. Ahh bize de bir verse…” Ağlamaya başladı. Çocukların kahkahaları daha da arttı. Başı dönmeye başladı. Bayılmıştı.

 

Hava kararmış soğuk kendini iyice hissettirmeye başlamıştı. Protestocu grup ufak tefek çoğalarak 500 kişiye yaklaşmıştı. Önlerinde kocaman bir pankart vardı. Ellerinde mor renk dövizler, güya kadına şiddeti protesto ediyorlardı. “Özgürlüğümüz ve geleceğimiz için sokaktayız”, “Kadın cinayetlerine, tacize, tecavüze son” gibi dövizlerin arasında devleti yönetenlerin kürtaj karşıtı beyanlarına karşı yazılmış sloganları taşıyanları seçti gözleri. Ona göre bu soğukta bu kadar kişinin toplanması ancak devlet düşmanı provokatörlerin işiydi. 3-5 tane devlet düşmanı birazdan tüm kitleyi bu günahsız polisin üzerine yürütecekti. “Kadın cinayetlerine son” ve “Benim bedenim, benim kararım” dövizi taşıyan bir erkek ile boynu dövmeli bir kadını gözüne kestirdi. O yana mevzii tuttu. Meslektaşlarıyla kol kola girerek koridor oluşturdular. Etrafına baktı. Portakal gazı sıkacak genç çevik hemen yanı başındaydı. İlk temasta biber gazından vazgeçildiği iyi olmuştu; çünkü biber gazı kendilerini de etkiliyordu. Oysa portakal gazı öyle miydi, kime temas etse onu yakıp kavuruyordu. Böylece devletin polisine zeval gelmiyordu. Bu gibi durumlarda fazla mesai ücreti verilmese de, devletin düşmana karşı böyle bir güvence vermesi hoşuna gidiyor, içini ısıtıyordu. En büyük güvence ise tüm haşmetiyle arkasında duruyordu. Namlusunu rakibe çevirmiş 5 bin kiloluk bir TOMA, sıkmaya hazır vaziyette emir bekliyordu. “Gelin bakalım” dedi dişini sıkarak. Tıfıl amiri önünde protestocuların temsilcisiyle konuşmasına sinirlendi. Hala “anayasa ve kanunlar mı üstün, vali ile savcının emri mi” diye lak lak ediyorlardı. “Ne gerek var, ne zaman, nereye vardınız ki bu çabayla? Ver emri, dağıtalım gitsinler. Herkes evine yatsın” diye düşündü. Hem belki şimdi biterse kahveyi arayıp son ayağa ikili ganyan bile yazdırabilirdi. Ve nihayet istediği oldu, genç amir arkasına dönüp, “Arkadaşlar üç kere ‘dağılın’ diye uyaracağım, dağılmadıkları takdirde müdahale edeceğiz” dedi. Dağılmayacakları attıkları sloganlardan belli olduğuna göre emir netti: Dağıtın! Az sonra dağıtacağı kitleye dönüp bir kez daha baktı. Bu soğukta cop, portakal gazı, üzerine su sıkılma isteklerini, bu insanların niyetlerini anlamıyordu.

 

Ayıldığında rehberlik hocasının sınıftan bozma ofisindeydi. Güya en yakın arkadaşı olan sıra arkadaşı Vehibe eline kolonya sürüyordu. Uyandığını anladığı anda sessizce çıkıp odadan gitti. Gökhan’la yaşadıkları, bir dedikodu kartopuna dönüşüp tüm okulda kulaktan kulağa yayılmaya başladığında, Gökhan beraber oturdukları sırayı terk edip gittiği gibi, kendisini de bırakıp gitmişti. Rehberlik hocası Tansel neler olduğunu anlatmasını istedi. Sustu, bir şey anlatmadı. Öğüt ve temennilere rağmen yine konuşmadı. Tansel kendi yaşamından örnekler verince, ana hatları ile sorununu ifade etmeye çalıştı ama dayanamadı. Konuştukça ağladı, ağladıkça anlattı. Kendisinden üç yaş büyük Gökhan’ı, aşklarını, arkadaşları ile kutladıkları doğum gününü, arka odadaki öpüşmelerini, yaşadığı baş dönmesini, arkadaşlarının sululuklarını, ertesi gün Gökhan’ın bir daha yüzüne bakmamasını, arkadaşlarına “Ben ondan alacağımı aldım, artık beni ilgilendirmiyor” demesini… Hâlbuki sadece öpüşmüşlerdi. Ancak bu lafların okulda bire bin katılarak dolaşmasını, diğer öğrencilerden uğradığı tacizleri bir bir anlattı. Anlattıkça rahatladı. Tansel’in yanına gelip elini tutması ve ağlarken saçını şefkatle okşaması kendisini yatıştırmıştı. Tansel durumu ailesine anlatıp anlatmadığını sordu. Anlatmadığını, anlatamayacağını, Gökhan’ın annesi ile daha önce görüşmek için bankanın önünde beklediğini, kadının o gün işe gelmediğini, karşıdaki pastaneye oturup beklediğini, beklerken babasının arkadaşının kendisini gördüğünü, akşam babasının kendisine “Nasıl okula gitmezsin de pastanelerde gezersin? Başımıza orospu mu olacaksın” diye tokat attığını söyledi. Yine ağlamaya başladı. Tansel yatıştırdı, sakinleştirdi ve odadan çıktı. Biraz huzur gelmişti içine. Birilerine derdini anlatabilmenin verdiği sakinlikle ayrıldı oradan.

 

Genç amir daha birinci kez dağılın anonsunu verdiğinde, kitle müdahaleye hazırlık için büyük pankart arkasındaki saflarını sıklaştırmış ve kendilerine doğru yüklenmeye başlamıştı. Kitle arasındaki erkekler ön saflara geçmeye çalışıyordu, ki buna izin vermemek için kalkanının altından tekmelemeye başladı. Diğer arkadaşları ile birlikte olan gücüyle karşıdaki saflaşmayı kırmak için tekmeliyorlardı. Bu çaktırmadan tekmeleme safhasında kendisi ilk başta erkekleri tekmelemeye özen gösterse de üçüncü anonsla birlikte kalkanını biraz kaldırıp postalının ucunu önüne gelene savurmaya başladı. Elli yaşlarında bir kadının kaval kemiğine oturdu savurduğu tekme. Kadın sağlam bir feryat savurup yere çömeldi. Tüm kitle o yöne doğru dikkat kesilince panik oldu. Kırıldı mırıldıysa üstüme kalmasın diye düşünüp hemen yanında duran, sırtında gaz tüpü bulunan genç çeviğe dönüp “Sık, sık, sıksana ulan!” diye bağırdı. Genç çeviğin yüzü karıştı. “Bu amir değil ki, yine de sıksam mı acaba” ifadesi vardı yüzünde. Bir kez daha “Sık ulaaan!” diye bağırınca genç çevik elinde duran ve sırtındaki tüpe hortumla bağlı metalin tetiğini çekip, bir metre önündeki kitlenin ön saflarında duran herkesin yüzüne gözüne boca etti portakal gazını. Kitle otomatikman geri kaçıştı. Kendileri de üç metre geri adım atıp tekrar tek sıra olmuştu. İşte gecenin en güzel anı buydu. Şimdi zevkle seyrediyordu önünde feryat eden, öksüren, tıksıran insanları. Yarım saate evde olurdu. Neşelendi ama olmadı. Kitlenin arkada kalan gazdan etkilenmemiş olanları önlere çıkıp bağırmaya slogan atmaya devam ediyorlardı. TOMA yarım atış bir su sıktı, onlar da kaçıştı. 15 metre ileride yeniden toparlandılar. Genç amir halen megafondan “dağılın” diye anons geçiyordu. Polis ve devlet aleyhine slogan devam edince her şeyin sona erdiğini belirten o ses duyuldu “Dannn!” Bu işle görevli çevik, gaz fişeğini ateşlemişti. Gerçi 45 derecelik açıyı tutturamamıştı ama olsun. Kimsenin başına filan değmemişti sonuçta göstericilerin aralarına düşen kapsül. İçinden usul usul sızan gaz, son kalanları da dağıtmıştı şükür. Bunca teçhizatlarını görmelerine rağmen son raddeye kadar zorlamalarını anlamıyordu.

 

Rehber öğretmen Tansel, ertesi gün kendisini yine yanına çağırmıştı. Bir kez daha anlatmasını istemişti yaşananları. Anlamamıştı. “Yeni bir gelişme yok, dün anlattım size her şeyi” diyebildi. Bu kez karşısına oturmuştu ve eli bacağında, eteğinin altına doğru gidiyordu. “Bana güvenebilirsin, ben o yeni yetmelere benzemem” diyordu boynuna doğru nefesini verirken. Kalktı, arkasına bakmadan kaçtı odadan. Eve gitti, hiç çıkmadı odasından. Ağladı. Bir gün sonra nöbetçi öğrenci dersin ortasında girdi sınıfa. Müdür yardımcısının kendisini çağırdığını söyledi. Dersin öğretmeni gitmesi yönünde işaret yaptı. Kalktı ve sınıftan çıktı. Nöbetçi öğrenci, “Müdür yardımcısı Tansel Bey’in odasında imiş” dedi. O tarafa yöneldi. Kapıyı çalıp girdi. Tansel tek başınaydı. Dönüp gitmek istedi ama Tansel yakalayıp içeri çekti. “Dün için üzgünüm, yanlış anladın” dedi. Afalladı. Dinlemeye başladı. Tansel önce özürle başlasa da konu sonra rayından çıktı. Okulda Gökhan’la yaşananları babasına uygun dille anlatacağını, kendisinin suçu olmadığını, çocukların uydurması olduğunu söyleyecekti. Ancak aksini de söyleyebilirdi. En iyisi kendisine biraz daha yakın olmalıydı. Tansel bunları söylerken arkasından beline sarıldı. Eteğini kaldırırken aç bir kurt gibiydi. Babasını düşündü, sustu. Çok keskin bir acı duydu.

 

Kalkanını teslim edip kaskını çıkardı ve dağıtılan şişe sudan biraz içti. Yerlerde kalan pankartları ayağı ile kenara ittirip, servis otobüsüne bindi. Yol boyunca arkadaşlarıyla kitleyi nasıl hacamat ettiklerine dair geyik yaptılar. Hepsi birer zafer kazanmış kumandandı adeta. Kaval kemiğine tekme attığı kadına ne olduğunu düşündü. “Kırıldıysa da bana ne” dedi. Ne işi varmış bu saatte devletin, polisin karşısına dikilecek! “Size mi kaldı kadın hakları” dedi kendi kendine. Mahallesine gelince indi servisten. Kahvehaneye baktı, tavla oynayacak kimseyi bulamadı. Televizyonda son iki ayağının da yattığını öğrendi kaçırdığı altılısının. Sevindi.

 

Eve geldi. Kimse yoktu. Çamaşırlarını çıkardı. Kanlıydı. Ne yapacağını düşündü. Klozete oturdu. Acıyla geri kalktı. Kilodunu aldı. Lavaboda yıkamaya çalıştı. Çıkmadı kan lekesi. Poşete koyup atmak en iyisiydi. Mutfağa yürüdü ama vazgeçti. Yatak odasına girdi. Sandalyeye çıkıp gardırobun en üstünde duran havluya sarılı silahı aldı. Sandalyeye oturup havluyu açtı. Silahı eline aldı. Başına götürdü ve tetiğe bastı.

 

Kahvehaneden çıkıp yürüyerek evine geldi. Kapıyı açtı. Karısı evde yoktu. Köye gitmişti düğün için. Evde dolandı kimseyi göremedi. Birden çok şiddetli bir ses geldi: “Dannn!” Korkuyla sesin geldiği yatak odasına yöneldi. Kapı açıktı. Kızı kanlar içinde yerde yatıyordu. Sesi düşündü. Kızı bu sesle her şeyi sona erdirmişti. Ama neden? Anlamıyordu.

 

Anayasa m.34: “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.”

Çocuk Hakları Sözleşmesi m.1: “Her birey on sekiz yaşına kadar çocuk olarak kabul edilir. Her çocuk vazgeçilmez haklara sahiptir.”

Tags:

Facebook'ta Paylaş
Twitter'da Paylaş
Please reload

Bu sitedeki blog yazıları, fotoğraflar ve gif başlıkları kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Blog yazıları açısından kaynak gösterme, hem site ve yazar ismine hem de ilgili yazıya ait aktif linke yer vermek anlamına gelmektedir. İzinsiz ve kaynak gösterilmeksizin kısmen veya tamamen yapılan kullanımlar, şahsi ve fikri haklara aykırılık teşkil edecek olup, bu konuda gerekli hukuki yollara başvurulacaktır.

Bu site, Oğulcan Tümdoğan tarafından tasarlanmıştır. 2017