Iııehhhh! Ben de bir şey sandım!

Hani gece çocuğun okul taksidini, gün içinde sana tatava yapan icra müdürünü veya başka bir sudan sebebi kafana takarsın da uykun kaçar; uykusuzluktan salona girip televizyonu açarsın, ulusal kanalda ikinci sınıf Amerikan filmlerine denk gelirsin. O filmlerin çoğunda bir kişiye veya aileye musallat olan, vicdan azabı gibi yapışan bir psikopat vardır. İşte o psikopat vallahi de billahi de gerçek. Bana fakültenin üçüncü sınıfında musallat oldu ve bir türlü yakamı bırakmadı.

 

İstanbul Hukuk zemin katta üç tenis masası vardı. Ben arkadaşım Ramazan ile orada günde 2-3 saat masa tenisi oynardım. Bir gün Şahin isminde bir çocuk geldi. Dördüncü sınıftaydı. Beraber oynadık, yenildim. Yine oynadık, yine yenildim. Altı üstü bir oyun ama herif resmen zafer kazanıyordu her oyundan sonra. Sevimsiz de bir tipti. Anadolu’nun bağrından kopup gelmiş, bir halt olmamasına rağmen kendini beğenen ve dahası karşısındakini küçümseyerek duygusal tatmin yaşayan bir karakterdi.

 

O dönem, paramı biriktirip bir raket almıştım. “Butterfly 4000” adında, görece iyi bir raketti. Okula getirdiğim ilk gün Şahin raketi gördü, “Bu ne?” diye sordu. “Butterfly 4000” diye cevap verdim. “Iııehhhh! Ben de bir şey sandım. ‘Black’ olsa neyse de, bu bir halt değilmiş” dedi. Haklıydı! O yıl Butterfly, dünya tenis sıralamasının bir numarası olan Alman Timo Boll için tasarladığı raketin replikasını yapmıştı. Onun adı “Butterfly Black” idi ve muhteşem bir şeydi. Param onu almaya yetmemişti. Şahin beni ezip gururumu incitmişti. Çok üzülmüştüm.

 

Birkaç hafta sonra turnuva için fakülte takımı seçmeleri oldu. Ben Şahin ile eşleştim ve 3-2 kazandım maçı. Ramazan ile birlikte fakülte takımındaydık artık; Şahin ise elenmişti. Ardından üniversite turnuvasına katıldık. İlk turda (ismini tam hatırlamıyorum ama) Beden Eğitimi gibi bir bölümle eşleştik. Eşofmanları çekmişiz, salonda takım arkadaşlarımızla ısınıyoruz, kesmeler, kütler, bin türlü şekiller filan. Ancak karşı takım oyuncuları ısınmayı bırak, köşede sigara içip geyik yapıyorlardı. Maçlar üç masada yapılıyordu ve iki oyun kazanan üst tura çıkıyordu. Biz üç masada da 2-0 kaybettik. Toplamda 5 sayı alabilmiştik (evet, set değil, sayı). Bildiğiniz madara olmuştuk. Arıdandan o takım önce üniversite şampiyonu, sonra Türkiye şampiyonu ve son olarak da Akdeniz oyunlarında ikinci oldu. Birkaç hafta sonra kantinde Şahin’e rastladım. “Iııehhhh! Rezil ettiniz bizi” dedi. Haklıydı, bildiğin kepaze olmuştuk. Çok ezilmiştim.

 

Kısa bir süre sonra sınavlar geldi çattı. Kantinde bu beni görüp yanıma geldi. Hangi sınavım olduğunu sorunca, Rekabet Hukuku olduğunu söyledim. “Iııehhhh! Ben de bir şey sandım. Kim sana mezun olunca Rekabet Hukuku işi versin ki?” dedi. Haklıydı; kim, niye bana rekabet hukuku işi versindi gerçekten. Çok ezik hissettim yine. Sonradan çok ekmeğini yedim ama o gün vallahi de ezik hissetmiştim.

 

Sonra çok şükür uzun bir süre Şahin’i görmedim. Bir gün -liseliler bilmez- Bakırköy Zuhuratbaba Adliyesi’nde bununla karşılaştım. Ben stajyerim o zaman, bizimki ise yeni avukat. “N’apıyorsun?” dedi, göğsümü gere gere yüksek lisansa başladığımı söyledim. Nerede yaptığımı sordu, “Marmara Üniversitesi” cevabını verdim. “Iııehhhh! Ben de bişey sandım. İstanbul olsa neyse de, Marmara ne yea!” dedi. Yine ezmişti, çünkü İstanbul’u kazanamamıştım. Bir şey diyemedim. Boynum büküldü. Ezildim.

 

Uzunca bir zaman sonra Şahin’le bu kez başka bir adliyede karşılaştım. Artık başım dikti. Görüşmeyeli neler yaptığımı sordu, Zürih Üniversitesi’nde doktora yaptığımı söyledim. Onu da ezikleyecek hali yoktu ya, o kadar da değildi. “Zürihçe mi?” dedi (vallahi de bu kelimeyi kullandı). Zürih kantonunun resmi dilinin Almanca olduğunu, tezi Almanca yazdığımı anlattım. “Iııehhhh! Ben de bir şey sandım. Kim ne yapsın Almanca’yı. İngilizce olsa hadi neyse” dedi. Ulan!.. Hayatında Kapıkule’den öteye geçmemiş herif, Almanca üzerinden ve haklı olabilecek bir gerekçeyle beni ezikledi yine! Başka birinden duymuş olma ihtimalinin yaratacağı tereddüt Şahin üzerinde somutlaşmıştı. “Acaba haklı mı” diye geçirdim içimden. Ya haklıysa? Ya o çomar bile benim erişemediğim vizyona sahipse?! Devamını düşünemedim. Sadece çok fazla üzüldüm. Çok şükür ki bir daha görmeyecektim kendisini. “Ne hali varsa görsün” dedim kendi kendime.

 

Çok zaman geçti aradan. Doktorayı bitirdim, kadroyu aldım. Ders veriyorum, bildiğin hocayım artık. İyi hissediyorum yani. Bir Cuma akşamı efkara boğuldum. Cumartesi sabah 05:30’da atladım motora, Assos’a efkar dağıtmaya gidiyorum. 07:30 gibi Susurluk’ta dinlenme tesisine girdim. Hem kahvaltı yapacak hem de azıcık dinlenecektim. Tam tesise girdim, kaskı çıkarıp boşalan bir masaya yöneldim ki, “Vayy, Gökmen!” diye seslendi birisi. Bir çevirdim kafamı, masadan bizimki kalkıyor. Yanında eşi ve çocuğu. Selam sabah, hoş beş, iki muhabbet ettik. “Motor mu kullanıyorsun?” diye sordu, “He ya! Keyifli bir şey” diye cevap verdim. “Markası ne?” dedi, Kawasaki olduğunu söyledim. “Iııehhhh! Ben de görünce bir şey sandım. Keşke Honda olsaymış” dedi. “Ulan keko, ulan sığır, ne anladın da, ne yorum yapıyorsun!” diyemedim tabii. “Bu daha iyi aslında. Agresif ama dengesi iyi” şeklinde gevelemeye başladım. Derken bu lafı ağzıma sokup, vedalaştı. Metalik bir Doblo’ya binip uzaklaştı. Tamam, bu sefer o kadar da kötü hissetmemiştim ama bu neydi ya?!

 

Hayatımda işlediğim en büyük kabahatin, en ağır haksızlığın vicdan azabı bile bu kadar yakama yapışmamıştı. Allah belanı versin Şahin! Yeter lan yeter! Ne istiyorsun benden? Neden her gördüğünde herhangi bir sebeple beni eziyor, kendimi kötü ve yetersiz hissettiriyorsun?! Saçma sapan bir tenis masasında filizlenen kinin bu kadar mı meyve verdi? Ne tür bir çocukluk geçirdin sen, baban seni hiç mi sevmedi? Ne bu öfke?! Ne istiyorsun lan benden sığır herif!!!

 

Seneler geçmiş, daha da büyümüş ve yetişkin bir birey olmuştum. 2002’deki o ergen yoktu artık. Sağduyu biraz daha hakimdi iç muhakememe. Ancak Şahin’in her gördüğü yerde eziklemesini de tam olarak sineye çekememiştim daha. Neyse, Allahından bulsundu. 3-4 ay kadar önce fakülteden yakın bir arkadaşım aradı. Bir dava açmışlardı ama davalı taraf bir yandan haklı olduklarını belirtip, bir yandan da uzlaşmaya çalışıyordu. Bir toplantı önermişti davalı. “Sen de katılır mısın?” diye sordu. Konuştuk, anlaştık. Toplantının yapılacağı gün müvekkil şirkette beklerken davalı geldi, yanında da vekili: Şahin... Kurban olduğum rabbim öyle bir ortam sundu ki, akşamdan marine edip sabaha bıraktığın et gibi duruyordu vaka önümde. Şahin’in beni görünce, “Vaayy, kardeşim!!” diye bir sarılışı var ki, ben daha öz kardeşime böyle sarılmadım.

 

Tanışma safhasından sonra müvekkiline beni anlatmaya başladı bizimki. Nasıl iyi masa tenisi oynadığımdan, kendimi nasıl geliştirdiğimden, ciddiyetime karşın nasıl bir serseri motorcu olduğumdan bahsedip durdu müvekkiline. Şahin öyle bir sevgi tablosu çizdi ki, “Ben bu çocuk hakkında bunca yıl nasıl kötü düşündüm” diye kendimden utanacaktım neredeyse. Ama yer mi Anadolu çocuğu, yemez! İş konuşmaya başladık; fakat ben Şahin ile değil, doğrudan davalıyla konuşuyordum. Kendisini, sadece davayı kaybetmekle kalmayacağı, masraflar ve karşı taraf vekalet ücretini de ödemek zorunda olacağı konusunda uyardım “dostça”. Bir ara Şahin lafa girdi, dava değerinin yarısını önerdi. Bir an “yapmalı mıyım” diye düşündüm. Geride kalan onca yıl geldi gözümün önüne. Raket, seçmeli ders, yüksek lisans, motor... Hayır, zamanı gelmişti ve galiba tek atımlık kurşunum vardı. “Iııehhhh! Ben de bir şey sanmıştım. O rakama davadan feragat mı edilir” dedim tüm amatör ruhumla. Şahin’i bu son muhatap alışım olmuştu. Sonrasında hep müvekkili ile konuştuk. Dava değerinin tamamı, yapılan masraflar ve yasal vekalet ücretinin yarısına sulh olup, masadan kalktık. Kalkarken davalının elini sıktım, elini uzatan Şahin’le de parmak ucuyla tokalaşıp, uzaktan öpücük attım. Evet, tüm amatörlüğüm, tüm paçozluğum üzerimdeydi ama yılların intikamını da almıştım sanki. Rahatlamıştım. Soğumuştum.

 

Son olarak geçen hafta Çağlayan’da tesadüfen karşılaştık. Ayak üstü hal hatır sorduk; havadan, sudan, işlerin yoğunluğundan bahsettik ve iyi dilek ve temennilerle ayrıldık. Evet, sonunda Şahin yontulmuştu. Ve ben de nihayet o Amerikan filmindeki psikopattan kurtulmuştum. Umarım yani...

 

Facebook'ta Paylaş
Twitter'da Paylaş
Please reload

Bu sitedeki blog yazıları, fotoğraflar ve gif başlıkları kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Blog yazıları açısından kaynak gösterme, hem site ve yazar ismine hem de ilgili yazıya ait aktif linke yer vermek anlamına gelmektedir. İzinsiz ve kaynak gösterilmeksizin kısmen veya tamamen yapılan kullanımlar, şahsi ve fikri haklara aykırılık teşkil edecek olup, bu konuda gerekli hukuki yollara başvurulacaktır.

Bu site, Oğulcan Tümdoğan tarafından tasarlanmıştır. 2017