Karakol ve hijyen sorunu

2004 yılının sonlarıydı... Ruhsatımı yeni almış, çiçeği burnunda bir avukattım. Stajı tamamladığım yerde bir süre daha çalışmaya devam ediyordum. Tek kelimeyle "muhteşem" geçen staj dönemimde  (Örneğin bkz. Bilirkişiden dayak yediğim yazı) avukatlık yerine üniversiteye geçmemin benim için daha doğru olacağı kanaatine varmıştım. Ama yine de olur da asistan olamazsam diye B planımı da yapıyordum. Bir şekilde iş almalıydım. Kartvizit bastırmıştım. Eşe dosta veriyordum. Yakın çevreme de artık dava alabileceğimi, biri avukat sorarsa mutlaka beni önermelerini söylüyordum. Her yeni avukat gibi ben de bu dezavantajlı durumu farklı yönlerden avantaja çevirme peşindeydim. Genç, dinamik, hırslı çocuk filan dersiniz; hem yüksek lisans yapıyor, araştırır, kurcalar filan diye reklamımı yaparsınız diye de tembihliyordum. 

 

O zaman Merter'de oturuyordum. Ailem Darıca'daydı. Onlara da tembihlemiştim, konu açılırsa mutlaka benden bahsedeceklerdi. Evet Darıca uzak, ama olsun, iş olsun da Darıca, Çatalca, Güdül fark etmezdi.  Her yerden iş alırdım. Yeni avukattım işte, herkes gibiydim yani. 

 

Tesadüfen Darıca'da olduğum bir akşam abimin telefonu çaldı. Abimin iş arkadaşlarından Satılmış abi diye biri var, o arıyor. Satılmış abi birileriyle kavgaya karışmış, karakolluk olmuşlar. O da abimi aramış, "kardeşim avukattır diyordun, söyle acil gelsin" demiş. Abime cezadan çok anlamadığımı, barodan avukat istemesinin filan daha uygun olabileceğini söylediysem de abim "meselenin ayrıntısını anlatmadı, ama sen bilirsin" diye keskin bir ses tonuyla cevapladı. Haklıydı. Bir kere, ben istemiştim adımı sağa sola duyurmasını, şimdi gitmemezlik edersem o sözde "genç, dinamik, atılgan, çocuk" imajı yerle bir olurdu ve ayrıca abim de mahcup olurdu. Kaldı ki iş yapmadan iş gelmezdi. Bir yerlerden başlamak gerekiyordu. Ayrıca Darıca'dan uluslararası tek satıcılık sözleşmesinden doğan ihtilaf da çıkmazdı zaten. En iyi ihtimal işçi-işveren uyuşmazlığı olurdu. Hayvanat bahçesinden kaçan maymunun etrafa verdiği zararın tazmini davası bile bir ticaret davasından daha olasıydı sanki. O zaman öyle düşünüyordum yani. Koca koca sanayi kuruluşlarının işi bana gelecek değildi ya.

 

Hasılı, kalktık, apar topar gittik abimle. Saat epey geç olmuştu. Karakolun önünde biri nöbetçi iki polis vardı. Selam verip kendimi tanıttım. Tebessümle karşıladılar... Ne kibar insanlar diye düşünerek memurla birlikte içeriye yöneldim. 

 

Adımımı içeri atmamla birlikte ağır ve ekşi bir lağım kokusu çarptı yüzüme. Ama nasıl yoğun, anlatamam. Böyle bir lağım kokusunu en son yatılı okulda 150 kişilik yatakhanenin gideri tıkanıp da 2 gün sonra açılınca duymuştum sanki. Gider tıkanmış, bütün lağım karakola taşmış ve koku kapıya, duvara, masaya sinmişti. 

 

Bu olmamalıydı. 2000'li yılların Türkiye'sinde bir kamu binası bu halde olmamalıydı. Sadece orada çalışan memurlara değil genelde vatandaşa, hepimize saygısızlıktı bu. Bu çağda, üstelik de dağbaşı sayılmayacak bir yerde bir kamu binasının lağım içinde kalması utanç vericiydi. Evet, tek kelimeyle durum buydu. Ama memurlar neden o kadar memnundu bu durumdan o zaman? 2 saniye önce kapıdaki memur beni tebessümle karşılamamış mıydı? Tuhaftı... 

 

İlerledik, yerler tertemiz. Herhangi bir kapıdan taşan bir lağım yok, duvarlarda lekeler yok, tavandan bir şeyler akmıyor. Ağır bir lağım kokusu var ama lağım yok... Koridorun sonunda 3-4 kişi gördüm memurla odaya girerken. Abim orada ayrıldı. Odaya girdik memurla, kendimi tanıttım. Satılmış Bey'in avukatıyım deyince içerdeki polisler başladılar bıyık altından gülmeye. Ters giden bir şeyler vardı. Onu anlamıştım, ama tuhaflığın kaynağını anlayamıyordum. Derken içeriye Satılmış'ı getirdiler. Satılmış geldi ama gelmez olaydı!

 

Satılmış'ın üstü başı lağım, toprak, ot-saman... Lağımla karışık kan lekeleri de var üstünde. Her şey normal de tek sorun yüzüne aldığı darbeymiş gibi naylon bir poşete koyduğu buzu elmacık kemiğine bastırıyor, gözü morarmasın diye... Memurlar ufaktan kikir kikir gülüyorlar. 

 

İçeri girdi, elini uzattı Satılmış. Sıksan olmaz, sıkmasan olmaz... Ekmeğimin peşindeyim nihayetinde. Mecbur sıktım elini, "geçmiş olsun, hayırdır abi" dedim. Derken olay netleşti... 

 

Satılmış abinin birader birkaç gün sonra askere gidiyormuş. Satılmış abi de bir arkadaşıyla beraber kardeşine bir "eğlence" ayarlamak istemiş. Bir hayat kadını ile telefonda pazarlık yapıp anlaşmışlar. Akşam üzeri arabaya atlayıp kadını almışlar. Derken Satılmış da felekten bir gece geçirmeye karar vermiş. Kadın, bir meslektaşını aramış, yerlerini tarif etmiş. Bir süre sonra telefondaki kadın gelmeyince bizimkiler “e biz gidelim o zaman” demişler. Kadını almak için Gebze'ye geçiyorlarmış. Muhtemelen Satılmış abinin gün içinde yediği bir şeyden dolayı midesi fena bozulmuş. O zaman (bilenler bilir) İstasyon'dan Gebze'ye çıkarken D-100 karayolunu geçtikten sonra hastaneye gelmeden önce yol kenarı tenhalık alanlar vardı. Dayanamamış Satılmış abi, arabayı durdurmuş. Yolun kenarında dik bir yokuştan 6-7 metre yukarı çıkıp oradaki çalının arkasında ihtiyacını giderecekmiş. Tam çömelmiş işini halledecekken birden ayağı kaymış. Bakmış ne yuvarlanmayı kontrol edebilecek ne de ishali; ikisini de koyvermiş. Bir yandan yuvarlanırken bir yandan da bırakıyormuş. Aşağı yuvarlanana kadar üstü başı her tarafı pislik içinde kalmış. Bildiğin mangallık tavuk kanadı gibi soslanmış adam. Geri dönmek de istememişler, çünkü arabadaki kadına parayı vermişler bir kere. Kafalar da zaten milyon... Satılmış abinin üstünü başını çalı çırpıyla silmişler. Koltuğa kağıt paspası serip bindirmişler Satılmış abiyi arabaya. Derken kadın bu şartlarda borcunu ifa edemeyeceğini, haklı sebeple sözleşmeyi feshettiğini söylemiş (böyle dememiş tabi). İndirmemişler bunlar kadını. Kadın içeride debelenirken aniden bir araba bunların önünü kesmiş.

 

Meğer arabadaki kadın telefonla arkadaşını arayınca bu kadınların "patronları" olaydan kıllanmış. Tarif edilen yere gelip bunları takibe almışlar. Arabadan inmiş 3 kişi, bizimkileri de zorla indirmişler arabadan. Kadını kendi arabalarına almışlar. Bizimkiler atar yapınca da silah çekip bunları bir güzel dövmüşler. Satılmış abinin mide kötü zaten. Adamlar bunu döverken bu sefer bir posta da altına yapmış. O esnada oradan geçen sivil ekip durumu merkeze bildirince 2-3 dakika içinde ekipler gelmiş, toplayıp götürmüşler hepsini. 

 

O gece sabaha doğru eve geldik abimle. Yorgunluktan dolayı mı çok güldük; yoksa gülmekten mi çok yorulduk, tam hatırlamıyor. En son ayrılırken abimden rica ettim, "kurban olayım, bir daha benim adımı avukat diye sağa sola verme ya, valla! Böyle iş paslayacaksan, hiç paslama" diye "telkinde bulundum"... Yaptığım ilk ve son ceza avukatlığı oldu o akşamki iş. O akşam anladım ki herkes icrayı kötüler ama aslında en boktan iş ceza avukatlığıymış. 

 

Aradan epey bir zaman geçti. Evde oturmuşuz, işten güçten konuşuyoruz. Abim "Satılmış'ı hatırlarsın. İşten çıkardılar onu geçen gün. Dava açacakmış, iyi bir avuk..." 

 

"Aman" dedim keskin bir ses tonuyla, "Aman!! Aman!!!"

 

Facebook'ta Paylaş
Twitter'da Paylaş
Please reload

Bu sitedeki blog yazıları, fotoğraflar ve gif başlıkları kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Blog yazıları açısından kaynak gösterme, hem site ve yazar ismine hem de ilgili yazıya ait aktif linke yer vermek anlamına gelmektedir. İzinsiz ve kaynak gösterilmeksizin kısmen veya tamamen yapılan kullanımlar, şahsi ve fikri haklara aykırılık teşkil edecek olup, bu konuda gerekli hukuki yollara başvurulacaktır.

Bu site, Oğulcan Tümdoğan tarafından tasarlanmıştır. 2017