Bu sitedeki blog yazıları, fotoğraflar ve gif başlıkları kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Blog yazıları açısından kaynak gösterme, hem site ve yazar ismine hem de ilgili yazıya ait aktif linke yer vermek anlamına gelmektedir. İzinsiz ve kaynak gösterilmeksizin kısmen veya tamamen yapılan kullanımlar, şahsi ve fikri haklara aykırılık teşkil edecek olup, bu konuda gerekli hukuki yollara başvurulacaktır.

Bu site, Oğulcan Tümdoğan tarafından tasarlanmıştır. 2017

Yardımcı yarim

24.07.2018

Tatildeyiz. Zaten yorucu bir yıl oldu, biraz dinlenmek istiyoruz. Sahilde tanıştığımız insanların ben büyük bir artizlikle denizin dibinden kum çıkarmaya çalışırken ‘Bizim kayınço da damadını vurdu, 21 yıl yedi, bunun bir oluru yok mu’ şeklindeki darlamalarını saymazsak hiç de fena gitmiyor. Size cevap vereyim derken boğulayım mı arkadaş? Denizin dibinde Hatçam, demirden döşek… Bi’ durun…

 

Her ne kadar tatilde olsak da arada bir UYAP’tan bir şeyler gönderme zorunluluğu hasıl oluyor. Bir halt olursa gittiğim yerdeki bir adliyeden işlerimi hallederim rahatlığıyla bilgisayarı yanıma almadım. Ve tahmin ettiğim gibi de oldu, bir öğleden sonra eşimle birlikte adliyenin yolunu tuttuk.

 

Adliye küçük ve yeni yapılmış. Tertemiz. Küçük bir ilçe olduğu için de sakin, huzurlu… Baro odasını bulup bilgisayarın başına kuruluyorum. Eşim de ‘asistanım’ olarak çıktıları alıyor, düzenliyor, tasnif ediyor… Ben UYAP’ı bulunca bir anda gaza gelip nerede ne kadar dosyam varsa bakmaya başladım. ‘Hımm, şuna yazı gelecekti, gelmemiş, oo bilirkişi raporu, vay yetkisizlikle uçan dosya nerelere gitmiş’… Eşim de havaya girdi, ‘bir bilirkişi raporu bu kadar sürede hazırlanmaz mı yahu’ diye kızıyor, e-imzada temassızlık varsa uyarıyor… O da avukat olsaymış iyi çalışırmışız diye düşünüyor insan.

 

İşleri bitirip baro odasından çıkarken karşımızda bir adam beliriyor. ‘Sulh hukuk nerde?’… Bizim de buraların yabancısı olduğumuzu, adliyeyi tanımadığımızı, tabelaların kendisine yardımcı olacağını söyleyip hızlı adımlarla ilerliyorum ama yarım saat kadar UYAP’tı, talepti, bilirkişiydi derken konulara az çok hakim olmaya başlayan eşim yardımcı olmak için bir adım atıyor… Ben, ‘dur, yapma’ diyene kadar iş işten geçiyor…

 

‘Gelin şuraya bir bakalım, mahkemenizi bulalım’ diyor eşim bütün iyiniyetiyle. Kaş göz yapıyorum, yapma etme diyorum ama bu hareketlerime anlam veremiyor. Yüzünde benim neden bu adama yardım etmediğimi yadırgayan bir ifade var. Ama o iş öyle değil… Sen beni dinle… Yapma… ‘Ne var canım, sulh hukuk şeysini buluverelim’ bakışıyla birlikte adamın mahkemesini aramaya başlıyoruz. Birkaç kat in-çık’tan sonra kalemi bulup adama yardım etmenin ‘mutluluğu’ içinde birbirimize bakıyoruz.

 

İyi günler dileyip gitmek istiyorum, ama ben insanımı tanıyorum. Sulh hukuk kaleminin önüne kadar kendini bir avukata bıraktıran adam o saatten sonra o yakayı kimselere vermez. Elindeki ilamı gösteriyor ve ‘bir bakıvermemi’ istiyor. İşlerimin acil olduğunu söyleyip ayrılmaya çalışsam da eşim yine ‘yardım etsen ne olur’ bakışı atıyor. Sana canım feda. Bakayım. İlamına bakayım. Bakıp ne olduğunu adama anlatıyorum. Adam anlattığım şeyi bir kez daha soruyor. Bir kez daha anlatıyorum. Ve bir daha soruyor. Kırmayıp bir daha anlatıyorum. Anlıyor. Ama yine de bir defa daha soruyor. Sağ el parmaklarım uyuşsa da anlatıyorum. Tam ‘haydi eyvallah’ diyecekken, poşetten bir tomar daha evrak çıkartıyor. Gözlerim büyüyor. Eşime bu sefer ‘al sana yardım’ bakışını atma sırası bende… Kızcağız da şaşırıyor… Adam iyice samimi hissedip beni kolumdan tutup sandalyeye oturtuyor ve asliye hukuktaki tazminat davasından isim tashihine, geçen sene dövdükleri adamın burun kırığını gösteren sağlık raporundan ineğine çarpan sürücünün ifade tutanağına kadar her şeyi assolistin başından gül yaprağı atar gibi kafamdan aşağı sallıyor. Evrak içinde kalıyorum. Evrakta doyum noktasındayım. Katarsis… Nirvana… Evrak manyağıyım. Evrak… Birini cevaplıyorum, diğeri geliyor. Ötekini hallediyorum bir diğeri burnuma burnuma sokuluyor.

 

Ben… UYAP’tan iki tane talep gönderip denize atlamak isteyen… Ben sofrada sırası sarı öküzden sonra gelen ben…

 

Pardon karıştı; ben, avukatınız Erdem, askerde bu kadar angaryaya maruz kalmamış ben, bir gözüm sevdiceğimde, bir gözüm adamda kafamdan aşağı evraklar içindeyim…

 

Adamın kızının KPSS’ye gireceğini ve metalurji mühendisliğinden bu sene çok alım yapılacağını da öğrendikten sonra bize müsaade diyerek kalkmaya çalışıyorum ama adam kolumdan tutuyor. Şu sulh hukuktaki memurlarla ben konuşayımmış, çabucak bitirversinmiş… Artık biri yukarı diğeri aşağıya bakan gözlerimle sevdiceğime bakıyorum. O da biraz pişman biraz da acıyan gözlerle bana bakıyor… Müdahale etmezsem eve gidip adamın çatısını falan da onaracağım kesinleşince tipik gudubet avukat kostümümü giyiveriyorum ve tersleyip olay yerinden hızla uzaklaşıyorum.

 

Sorun tatilde olan ve beğenin ya da beğenmeyin denize gitmek isteyen bir avukatın bir buçuk saatinin bir teşekkürün bile çok görülerek bir adama harcanması da değil aslında. Sorun, insanların avukatlara bilgi hayratı olarak yaklaşıp ağzını musluğa dayayıp su içer gibi bilgi içmeyi veya zamanını alabileceğini kendinde bir hak görmesi… Bu nezaketsiz ve avukat-müvekkil ilişkisi içerisinde de çoğu zaman ücretin ödenmemesi, gece-gündüz demeden telefonla avukata call-center elemanı muamelesi yapılması veya davayı kazanacağını anlayan müvekkilin avukatı haksız yere azletmesi gibi sömürme dürtüsüyle gerçekleşen davranışlar, bizim gibi bilgiyi çok da ciddiye almayan toplumlarda olağan… İnsanın merhamet veya yardımseverlik duygularını öldürmeyi beceren bir toplumda bu yazıyı okuyup da ‘iki evrak görmüşsün adını ediyorsun’ diyecek meslektaşların bile olduğunu tahmin edebiliyorum.

 

Arabaya bindiğimizde ince bir sessizlik hakimdi… Yavaşça hareket ettim. Sessizliği bozmak için usul usul mırıldanmaya başladım: Demedim mi, demedim mi, Canım sana söylemedim mi, Elini verirsen kolun isterler, Kurtulamazsın, demedim mi? Avukat Erdem’i dinle, Demedim mi, demedim mi…

 

Facebook'ta Paylaş
Twitter'da Paylaş
Please reload