Dağınıklık

Hayatımın hiçbir döneminde derli toplu, düzenli bir insan olamadım. Doğruyu söylemek gerekirse bundan rahatsız da değilim. Temizlik alışkanlığıma söz ettirmem. Bu konuda gerçekten özenli ve titizimdir. Ancak dağınıklık yaşam tarzım olmuş adeta. Aslında bu da göreceli bir kavram. Örneğin şu an çalışma masamın üzerindeki kağıt, dosya ve notlar yığını size savaş alanı gibi görünebilir. Ama dediğim gibi, bu size göre öyledir. Bana göre ise gayet güzel, tertip içerisinde, kendine has bir nizamı olan iş bölümü vardır o masada. Uzak köşedeki dosya yığını, hiç acelesi, arayanı soranı olmayan ama içinde yine de yapılması gereken işler bulunan dosyalardan; solumda bulunan evrak yığını, mesleki ve kişisel olarak ilgimi çeken, bir ara ilgilenilmesi gereken dökümanlardan teşekkül eder. Sağ yandaki belgeler önemsiz, ama yine de atmadan önce bir göz atılması gereken belgelerdir. Tam önümde duranlar ise acil, hemen yazılıp çizilmesi, işlem yapılması gereken, süreli, temyiz ya da ara karar evrakıdır ki, bunlar şakaya gelmez. Masanın yanında bulunan raflarda yine önem sırasına göre dosya ve belgeler gelişigüzel dizilidir. Misal, siz o masada veya çeyiz sandığı gibi hınca hınç dolu çekmecelerde klimanın kumandasını, kaşeyi ya da delgeçi üç gün arasanız bulamazsanız ama benim üç saniye düşünmem yeter hangi kağıt öbeğinin altında olduğunu yahut hangi çekmecenin dibinde olduğunu şıp diye bulmam için.


​Benim için en büyük kabus işe yeni başlayan bir sekreter veya hafta sonu es kaza ben yokken temizlik için gelen arkadaştır. Onların kafasında önem sırası yoktur doğal olarak. Evrak evrak, dosya dosyadır. Masanın üzerindeki her şey toplanır, üst üste konur. Bir tane olunca devrileceğinden, iki kule halinde dizilir her şey. Masa cillop gibi silinir, kalemler boy sırasına göre dizilir. Temizlik tamamlanır. Ve muhtemelen kesin şimdi avukatımın işleri açılacak, zihin açıklığı gelecek, işinin bereketi artacak ümitleri ile çıkarlar. Sonra ben şok, ara ki aradığını bulasın. E gelin siz çalışın madem kardeşim. Evde de işler böyle maalesef. Ben o giyinme odasında duran misafir yatağının üzerindeki çamaşırların hepsini üşengeçliğimden atmadım oraya. Jeopolitik bir haritası var o kıyafet yığının benim gözümde ama siz göremezsiniz. Sol üstte Karadeniz bölgesi gibi kıyıya paralel uzananlar, ütü bekleyen en temizler; Orta Anadolu bölgesi, gündelik giydiğim temiz siyah tişörtler, Ege kısmı bir kez giyilmiş, bir daha gideri olanlar; Akdeniz kısmı ise, hiç giymediklerim, bir punduna getirsem kaldıracaklarım. Ancak benden başkası el atarsa maalesef Sahra Çölü’ne dönüyor ortalık.



Dönüp bakınca hep böyleydim aslında ben, sonradan olmadım. Misal lisede arkadaşlar saçlarını bile cetvelle çizilmiş gibi tam ama tam ortadan ayırıp, her ders için ayrı renklerde kaplanmış defter ve kitaplarını sırt çantalarına doldurup okula giderlerken; ben gevşek bir kravat, limonlu biryantinli karışık saçlar ve elimin altına kıvırdığım bir harita metod defterinde her dersin notunu bir arada yazarak bitirdim liseyi. Üniversite ve meslek hayatıma da yansıdı haliyle bu tutum. Kotun üzerine t-shit ve ceket giyerim. Hiç evrak çantası taşıdığımı hatırlamam. O günün duruşma dosyalarını, duruşma defterinin arasına koyup elime alır, aynı kola cübbeyi de asıp, yürürüm adliyeye. Ben böyle rahatım. Kendimi, yaşam tarzımı böyle daha iyi ifade ettiğimi düşünüyorum. Kime ne? Ama gel gör ki kazın ayağı öyle değil maalesef.


​Bilenler bilir, Adana Adliyesi’nin etrafı pazar yeri gibidir. Her çeşit, her cins insan bulunur. O civara girince elindeki cübbeyi gören koşar gelir. “Bir şey danışabilir miyiz?” diye ve cevap bile beklemeden direkt danışır. Bunlar genelde adliyede duruşmadan çıkmış, çıkarken eline duruşma zaptı tutuşturulmuş vatandaşlarımızdır. Okumaktan korktukları kutsal bir kağıt gibidir ellerindeki. Hakimin verdiği kağıdı kendileri okusalar çarpılacaklarını sanırlar herhalde. Ve işte karşıdan gelen eli cübbeliyi görünce hemen tutuştururlar eline, “Hele şunu bi oku da ne diyo?” Halkımızın cübbeliye, üfürükçüye, sahte hocaya düşkünlüğü buradan geliyor sanırım. “Be adam! Türkçe yazıyor, oku işte kendin” diyemezsin. Alır okur, “Duruşman şu güne kalmış” veya “Dava lehine bitmiş, gözün aydın” veyahut da “Karar aleyhine, git temyiz et” gibi usulünce akıl verir, devam edersin. Ancak bir yerden sonra artık bana da tak dedi. Gidişte üç, dönüşte beş kişiye yakalanıp akıl anlatsan, işe güce duruşmaya geç kalıyorsun çünkü. Bu nedenle, “Acelem var, duruşmaya yetişmem lazım” deyip geçiştirmeye başladım. Eskiden insanlara yardımcı oldukça “Allah razı olsun”lar, “Ne muradın varsa versin”ler duymaya alışık bu kulaklar ne hakaretler duydu sormayın gitsin.


Geçen gün “Hocam, hocam bu kağıtta ne yazıyor okuyuversen” diyen kadına, ne “hoca camide” dedim, ne de bir saygısızlık ettim. Kibarca acelem olduğunu söyleyip uzaklaşırken, arkamdan “Avgat olmuşsun ama adam olamamışsın!” şeklinde bağırıyordu. Yanındaki kadın da “Yürü kız, bunlar parasız iş yapmaz. Şu yandaki arzuhalciye sorarız” diye ekliyordu. “Ya sabır” çekip, devam ettim. Dün de yine adliyeden çıktım, hızlı hızlı ofisteki görüşmeye yetişmeye çalışıyorum. Karşımda park halinde bir mobiletin üzerine oturmuş 19-20 yaşlarında bir genç hararetle telefonda konuşuyordu. Kendisine yaklaştığım sırada bana el işareti yapıp “Bir saniye, bir saniye” dedi. Boş bulundum, acaba bir şey mi düşürdüm diye öteye beriye baktım, yok. Yanında durdum. İşaret parmağı havada, bir yandan telefonla konuşurken bir yandan bana mimikleri ile “bekle” diyordu. Tanıdık mıydı, birinin yakını mıydı, bende davası mı vardı? Merakla durdum. İki dakika kadar konuştu telefonda, bekledim. Sonra kapadı telefonu ve bana “Bak hele abi, ben askerdeyken bir davam olmuştu. Nöbette telefon yakalattım” ile başlayan, sonunda “Yatarı nedir, para cezası kaça biter”e bağlanacağı belli bir olay anlatmaya başladı ki, sinirden yerimde duramadım. “Hayret ya” der gibi elimi kaldırıp, “çattık” diye uzaklaşırken, “Bir avukattan randevu al, danış ya da adliyenin birinci katındaki adli yardım merkezi git” dedim. Arkamdan gelen laf tatmin ediciydi doğrusu: “El kol yapma lan tırrek! Avkat oldun da başımıza adam mı oldun!” şeklinde başlayıp, devam eden sıralı küfürler.


​Evet artık sayenizde bir duruşma çantam var. Katlı nizami cübbe ve saatine göre sıralı dosyalar içerisinde, çanta sağ elimde duruyor. Başım önde, ağaca, çiçeğe, kuşa, etrafa bakmadan, kimseye karışmadan, maliye müfettişi gibi yürüyorum. Buna rağmen biri bir şey sorarsa, “I am just a tourist, I can’t speak your language” deyip kaçacak moddayım. Ofiste, evde, her şeyim katlı ve düzenli. Tam istediğiniz gibi oldu her şey. Mutlu musunuz? Ben değilim..


Bu sitedeki blog yazıları, fotoğraflar ve gif başlıkları kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Blog yazıları açısından kaynak gösterme, hem site ve yazar ismine hem de ilgili yazıya ait aktif linke yer vermek anlamına gelmektedir. İzinsiz ve kaynak gösterilmeksizin kısmen veya tamamen yapılan kullanımlar, şahsi ve fikri haklara aykırılık teşkil edecek olup, bu konuda gerekli hukuki yollara başvurulacaktır.

Bu site, Oğulcan Tümdoğan tarafından tasarlanmıştır. 2017